Krizin etkileri, taleplerimiz ve emeğin korunması mücadelesinin önemi

İşçi sınıfı emeğin korunması mücadelesini kendi içinde, kendinden menkul bir şekilde ele alırsa kapitalizmin temellerine dokunamaz. Sadece sömürünün yoğunlaşmasından kaynaklı oluşan sonuçlara geçici çözümler üretir ve sömürüyü dönemsel olarak sınırlandırmakla kalakalır. İşçiler olarak emeğin korunması mücadelesinde, sonuçları ortaya çıkaran nedenlere de yönelmeli ve onları ortadan kaldırmaya odaklanmalıyız. Bir başka deyişle emeğin korunması mücadelesini, emeğin özgürleşmesi mücadelesine bağlı şekilde yükseltmeliyiz. Gerçek kurtuluşa giden yolu bu bakışla açabiliriz.

(28 Nisan’da İstanbul’da düzenlenen Sınıfa Karşı Sınıf Kurultayı’na, emeğin korunması mücadelesi konusunda sunulan tebliğdir...)

Sermayenin egemenliği işçi sınıfının toplumsal köleliği üzerinden yükselir. Fabrikalar köleliğin en açık ve belirgin yaşandığı birimlerdir. Sermaye sınıfı daha fazla kâr için işçilere daha çok üretim, daha çok çalışma dayatır. Bunun sonucunda işçilere sadece daha fazla yoksulluk ve işsizlik düşer. Aynı zamanda işçiler bedensel ve zihinsel yozlaşmaya/çürümeye de maruz kalırlar. 

Türkiye işçi sınıfı 70’li yıllarda mücadele kararlılığı ve dinamizmi ile sahnedeydi. O dönem mücadele ettikçe kazanan, kazandıkça bilinçlenen işçi sınıfı, haklarını büyük oranda fiili-meşru mücadele çizgisini izleyerek elde ediyordu. 12 Eylül 1980 faşist darbesi siyasallaşan ve sınıf kimliği güçlenen işçi sınıfının üzerinden bir silindir gibi geçti. Karanlık tabloyu ’89’ bahar eylemlilikleri ile dağıtan işçi sınıfı, 1991’de Mengen barikatlarında bir kez daha ihanetin soğuk engeline takıldı. 

Son otuz yıla bakıldığında kazanımlar birer birer kaybedilirken, sermayenin saldırılarının da peş peşe geldiği görülecektir. Her geçen gün yaşam ve çalışma koşulları ağırlaşan işçi sınıfı dönem dönem tepkilerini eylemlerle ortaya koysa da Tekel Direnişi, Greif İşgali ve Metal Fırtınası dışındakiler, lokal sınırları aşamadı. 12 Eylül rejiminin işçi sınıfında yarattığı tahribat bugün çok daha iyi görülmektedir. Baskı, ağır çalışma ve sömürü koşulları işçi sınıfını fiziki olarak yozlaştırmakla kalmamış, derin bir zihinsel ve kültürel çöküşe sürüklemiştir.

Bugün Türkiye’de işçi ve emekçiler her geçen gün öncesini aratır çalışma ve yaşam koşullarına mahkum durumdadırlar. Servet sefalet kutuplaşması sürekli büyümektedir. İşçilerin çoğu sefalet koşullarında ücret alıyor, yaşamlarının çoğunu fabrikada çalışarak geçiriyor. Uyumak, dinlenmek, ailesi ile beraber vakit geçirmek için dahi zaman ve enerji bulamayan işçiler, sosyal-kültürel yaşamdan gittikçe uzaklaşıyorlar.

Bu fiziksel ve zihinsel yozlaşmadan korunmak, sömürünün sınırlandırması, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinden geçmektedir. Bu, emeğin korunması mücadelesidir.  Bu mücadele ile işçiler kendi birliklerini oluşturur ve kendi içlerindeki yapay ayrımlara ve dağınıklığa darbe indirirler. Bu mücadele ile işçilerin bilinci ve mücadele kapasitesi gelişir ve özgüvenleri büyür. Özetle, emeğin korunma mücadelesi, işçileri geleceğin daha ileri mücadelelerine hazırlayan hayati bir halkadır.

Sermayenin kâr mantığı insanı basit bir çalışma nesnesi olarak görmeyi içerir. İşçiler hayvani bir şekilde uzun sürelerde ve ağır çalışma koşulları altında çalışmaya mahkum edilirler. Bu durum insani değerlerin kaybolmasına kadar sürer ve işçi sınıfını yıkıma götürür. İşçi sınıfı olarak bunu bilince çıkarmak ve gerçek kurtuluşumuzun bu düzenin yıkılmasında olduğunu bilerek hareket etmek zorundayız. Çalışma koşullarından ücretlere dek birçok talebimiz için dişe diş bir mücadele yürütmeliyiz. En ufak bir hak mücadelesinin dahi en başta sınıf bilincine ve örgütlenmesine katkı boyutuyla büyük bir önem taşıdığını unutmamalıyız.

Emeğin korunması için verilen mücadele karşısında burjuvazi, siyasi iktidarı ve devletin tüm imkanlarıyla karşımıza dikilir. Bu mücadele ise sınıf bilincimizin gelişmesinin ve burjuvazinin karşısına bir sınıf olarak çıkmamızın zeminini oluşturur. O yüzdendir ki gündelik mücadele ya da ekonomik mücadele kendi dar sınırlarında tutulmamalı, siyasal taleplerle beraber işlenerek ele alınmalıdır. Keza hiçbir zaman burjuvaziden aldığımız haklarla yetinilmemelidir. Unutulmasın ki kazandığımız hakları korumak ve arttırmak için de mücadeleyi her zaman bir adım ileriye taşımak durumundayız. Yoksa kazanılan haklar işçi sınıfının elinden birer birer geri alınır. Bu açıdan 12 Eylül darbesi ile ne kadar çok hak kaybettiğimiz unutulmamalıdır.

Kapitalizmin krizine karşı işçi sınıfın tutumu

Türkiye gibi bağımlı ülkelerde kapitalizmin yaşadığı krizler daha ağır hissedilmektedir, aylardır yaşandığı üzere. Burjuvazi halihazırda yaşanmakta olan kapitalist krizin faturasını dün olduğu gibi bugün de işçi sınıfına kesmeye çalışıyor. Bu yüzden işçi sınıfının yaşamı her gün yapılan zamlarla, yükseltilen vergilerle, ağırlaşan çalışma koşulları ile daha da çekilmez hale geliyor. Sermayenin hizmetinde olan devlet işçi sınıfına kriz koşullarında açlığı ve sefaleti reva görürken, tanzim kuyruklarında insan onurunu aşağılarken, burjuvaziye teşvikler yağdırmaya devam ediyor. İşçi sınıfının payına ise esnek çalışma, işten çıkarma, kıdem tazminatının gaspı gibi birçok saldırı düşüyor.

Yaşanan ekonomik krize karşı açıklanan Yeni Ekonomi Programı işçi sınıfının ayağındaki prangaları taşınamayacak kadar ağırlaştırmak dışında bir sonuç doğurmayacaktır. Açıklanan programa bakıldığında sermaye sınıfına daha şatafatlı bir cennet vadedilirken, işçi sınıfına daha beter bir cehennem dayatıldığı görülecektir. YEP adlı yıkım paketinde kıdem tazminatımızın fona devredilmesi yoluyla gaspından zorunlu BES saldırısına, esnek çalışma modellerin arttırılmasından işçi sınıfının üzerindeki vergi yükünün ağırlaştırılmasına dek çok ağır tarihi saldırılar yer almaktadır.

İşçi sınıfı ağır baskı ve yoğun sömürü koşullarına karşı oluşturacağı talepler ile vakit yitirmeksizin mücadeleye atılmalıdır. Talepler belirlenirken kapitalizmin işleyiş yasaları değil, işçi sınıfının haklı ve meşru istemleri esas alınmalıdır. Türkiye’deki mevcut siyasi iktidar, işçi sınıfının bedeller ödeyerek kazandığı grev hakkını bile gasp etmişken, yasal icazete sığınmak akıl kârı değildir. Dolayısıyla mücadele hattını yasalarla sınırlamak yerine fiili meşru mücadele yöntemleriyle oluşturmak bir zorunluluktur. Bu kriz kapitalizmin, sermayenin krizidir, dolayısıyla faturasını işçi sınıfı değil, sermaye sınıfı/düzeni ödemelidir. İşçi sınıfına düşen ise kapitalistlerin krizine çözüm üretmek yerine, kendi haklı ve meşru talepleri için dişe diş bir mücadele yürütmektir.

Krize karşı mücadele adına gündeme getirilen tüm iktisadi ve mali politikalar, faturanın işçi sınıfına ve emekçilere ödetilmesi amacına dayalıdır. Bunun karşısına “Krizin faturasını kapitalistler ödesin!” şiarıyla çıkmak günün en acil görevidir.

İşçi sınıfı emeğin korunması mücadelesini kendi içinde, kendinden menkul bir şekilde ele alırsa kapitalizmin temellerine dokunamaz. Sadece sömürünün yoğunlaşmasından kaynaklı oluşan sonuçlara geçici çözümler üretir ve sömürüyü dönemsel olarak sınırlandırmakla kalakalır. İşçiler olarak emeğin korunması mücadelesinde, sonuçları ortaya çıkaran nedenlere de yönelmeli ve onları ortadan kaldırmaya odaklanmalıyız. Bir başka deyişle emeğin korunması mücadelesini, emeğin özgürleşmesi mücadelesine bağlı şekilde yükseltmeliyiz. Gerçek kurtuluşa giden yolu bu bakışla açabiliriz.

Bu çerçevede aşağıdaki taleplerimiz için harekete geçmeli, sermayenin egemenliğinden kurtulmak için sınıfa karşı sınıf şiarıyla fabrikalardan başlayarak mücadeleyi yükseltmeliyiz.

- Krizin faturasını kapitalistler ödesin!

- Kıdem tazminatı haktır, gasp edilemez!

- Her türlü dolaylı vergi (ÖTV-KDV) kaldırılsın! Artan oranlı gelir ve servet vergisi!

- Yeni Ekonomi Programı (YEP) geri çekilsin!

- BES kaldırılsın!

- İşten atmalar yasaklansın!

- Herkese iş tüm çalışanlara iş güvencesi!

- 7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası!

- Herkese insanca yaşamaya yeten ücret!